Bu Blogda Ara

Mavibulut Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mavibulut Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2016 Cuma

TOP DİNG DIZ DAM ÇONG CIS TAK

Sosyal medyada bir bebek videosu dolaşıyor. Görmüşsünüzdür. Bir anne bebeğine kitap okuyor. Kitap bittiğinde çocuk ağlamaya başlıyor. Deniz'in bebek hâli. Artık çoktan uykuya geçmiş olması gerektiğine inandığım gecelerde zalimlik yapıp kitap okumadan uyu hadi, dediğim oldu. Uyuması için acele ettiğim çocuk bir anda "Annoş bana kitap okumuyor. Annoş kötü," diyerek ağlayınca geri adım atmak dışında bir seçenek bulamayıp panik halde kitaplığa koşup en kısa kitaplardan bir tane kaparak geldiğim ve yatağa uzandığım da oldu, hem de birden fazla. Ne demişler: Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.
Yapmıyorum artık böyle hatalar. Çok yorgun, uyku saati benim kriterlerime göre geçmiş dahi olsa, "Kitappp" dediğinde "uykudan önce en kısa en acele" serisinden rastgele bir kitap seçiyorum. Bu seri de hangisi derseniz, söyleyeyim: Fatih Erdoğan'ın yazıp resimlediği Mavi Bulut Yayıncılık etiketli Artık Kendim Okuyabilirim serisi. İşte onlardan biri Top Ding Dız Dam Çong Cıstak 
Sıkıcı bir pazar gününde geçiyor hikâye. Babanın gazete okuduğu, annenin ev işi yaptığı, bizim çocukluğumuzun pazar günlerinde, bilirsiniz, televizyonda kovboy filmlerinin oynadığı, çocukların banyoya sokulduğu, deterjan, nem, ütü kokan sıkıcı pazar günlerinden birinde. Ama o da ne! Evdeki kasvet birden dağılıyor. Ortalığı neşeli ritimler sarıyor. 


Yazan ve resimleyen Fatih Erdoğan 
Mavi Bulut Yayıncılık 
Artık Kendim Okuyabilirim 

23 Mart 2015 Pazartesi

AÇ TIRTIL

Aç Tırtıl adını sıkça duyduğum bir kitaptı. Nasıl duymayayım? 1969'daki ilk baskısının ardından 50'den fazla dile çevrilmiş, 90 milyonu aşan satış adetiyle tüm zamanların en çok satan kitapları arasına girmiş bir kitaptan bahsediyoruz. Nihayet biz de kitaplığımıza ekledik ancak biraz geç kalmışız doğrusu. Daha erken yaşlardan itibaren okuyabileceğimiz bir kitapmış meğer. Olsun, kısa ve basit anlatımı Deniz'in zevk almasını engellemedi. Peş peşe okuttu hemen. Kısa sürede kendi de anlatmaya koyuldu.
Kitabın kahramanı yumurtadan henüz çıkmış bir aç tırtıl. Tırtıl o kadar aç ki, pazartesi günü bir elma yiyor ama doymuyor. Salı günü iki kocaman armut yiyor ama doymuyor. Haftanın günleri ilerliyor yediği meyvelerin sayısı birer birer artıyor, aç tırtıl büyüyor, nihayetinde etrafına koza örüyor ve bir güzel kelebeğe dönüşüyor. Kitabın tasarımında en dikkat çekici, Deniz'in sevdiği ayrıntı ise sayfalara açılan delikler oldu. Böylece kitabın sayfasını çevirdiğinizde, sanki aç tırtıl ilk sayfada yemeye başladığı meyvenin içini delmiş ve diğer tarafından çıkmış gibi görünüyor. Hikâye ilerledikçe yiyecek seçeneği artıyor, delikler çoğalıyor, tırtıl şişmanlıyor ve evdeki minik sayfaları çevirmekten ve bir daha bir daha okumaktan kendini alamıyor.
Aç Tırtıl basit bir dille, sayıları, haftanın günlerini ve tırtılın kelebeğe dönüşmesini anlatıyor. Eric Carle, bir gün delgeçle kâğıtta delikler açarken aklına bir kitap kurdu hikâyesi yazma fikri düşer. Kitabın ilk versiyonu Willy The Worm'dur ancak editörü hikâyenin kahramanını beğenmez. Willy, editörün önerisiyle aç bir tırtıla döner. Ve basıldığı günden itibaren büyük ilgi uyandıran The Very Hungry Caterpillar kitabı ortaya çıkar.


Yazan ve resimleyen Eric Carle
Çeviri Fatih Erdoğan
Mavibulut Yayınları
Okul öncesi


Kitabın kazandığı ödüllerin bazıları:
  • 1969 - The New York Time Dergisi Yılın 10 En İyi Renkli Kitabı Listesi
  • 1970 - Amerika Grafik Sanatlar Enstitüsü Ödülü
  • 1972 - Selection du Grand Prix des Treise (Fransa)
  • 1975 - Nakamori Reader's Prize (Japonya)

  • 20 Aralık 2014 Cumartesi

    ANAHTAR

    Bazı kitapların kapakları "al beni, oku beni" diye bağırıyor. Anahtar da o kitaplardan biri. 
    Ön kapağında, kapı aralığından bakan üç afacan oğlan var, küçük, ortanca ve büyük. Arka kapakta ise büyük ağabey kardeşlerine Kurt İle Yedi Keçi Yavrusu'nu okuyor. Üç kardeş belli ki bu masalı biliyor. Ya siz? Hatırlamak için;
    Hani çocukların kendini oyuna kaptırdıkları anlar vardır. Dışarıda top patlasa duymazlar. Belki kırk üçüncü kez aynı oyunu tekrarlıyorlardır, sessizce, zevkle... Ortalık dağılsa da o kıymetli, annenin çağrılmadığı anlarda bir anne ne yapar? Evin dağılan diğer alanlarını toplar, kendini mutfağa atar, bir sonraki öğünü planlar. Öyle bir sahne canlandırın gözünüzün önünde. 
    Üç afacanın annesi, salona kafasını uzatıyor, bakıyor ortalık süt liman, çorba pişirmek için mutfağa dönüyor. Patatesleri soymaya başlıyor. 
    Fakat sonra bir de baktı ki patatesler yetmeyecek.
    Hem birkaç soğan gerek, biraz da mercimek.
    Köydeki markete gitmeli hemen, 
    yoksa oğlanlar akşama çorba içemeyecek.
    Çocuklar kendisiyle gelmek istemeyince onları sıkıca tembihliyor: 
    "Peki öyleyse. Ben hemen döneceğim, merak etmeyin. 
    Ben dönene kadar kimseye kapıyı açayım demeyin!"
    Anne, anahtarını evde unuttuğundan habersiz alışverişini tamamlayıp geliyor. Ee insanlık hâli, olur böyle unutkanlıklar diye düşünüyor ve  zili çalıyor. İşte cümbüş ondan sonra kopuyor. Çocuklar kapıyı açmayınca onlara verdiği öğüdü hatırlıyor. Mektup aralığına eğilip içeri sesleniyor.
    "Çocuklar, benim ben, 
    bir tanecik anneniz!
    Anahtarımı unuttum,
    haydi açın kapıyı!"
    Anneleri hiçbir şey unutmadığına göre kapıdaki kim? Çocukları ikna edip içeri girmek hiç de kolay değil!

    Yazan Isabelle Flas 
    Resimleyen Annick Mason 
    Çeviren Acar Erdoğan 
    Mavibulut Yayınları
    Okul öncesi

    10 Kasım 2014 Pazartesi

    ARTIK KENDİM YETİŞTİREBİLİRİM

    Deniz bir apartman çocuğu.
    Elimizden geldiğince onu toprağa, doğaya yakın büyütmeye çalışıyoruz. Birlikte çiçekler dikiyoruz, can suyunu ona verdiriyoruz. Balkonda çilek, maydanoz, nane, apartmanın bahçesinde biber, domates yetiştirmeye uğraşıyoruz. Yediği sebzelerin, meyvelerin market raflarında sınırsızca onu beklemediğini, toprakta yetiştiğini anlasın istiyoruz. Birkaç kez küçük bir sivri biberi ya da yeni kızarmış bir çileği koparıp hop diye ağzına atınca yediğimiz gıdaların topraktan geldiğini algıladığını sanmıştım. Geçtiğimiz haftalarda elindeki muzun kabuğunu soyamayınca “Anne bu muzu markette çok sıkı yapıştırmışlar, açamadım.” demesin mi? Yanıldığımı anladım. O günlerde kurmacabiyografiler adlı blogum için Sürdürülebilir Yaşam Filmi Festivali Çanakkale ekibinden İlknur ile söyleşi yapınca ona yaşadığım sorunu anlatıp, çocuklara sürdürülebilir yaşam, tüketmeme hakkı gibi kavramları nasıl vereceğimizi, nereden başlayacağımızı sordum. Bu konuda geçen kış çevirdiği Ekofobiyi Aşmak adlı kitabı önerdi. Kitap özetle çocukların belli bir yaşa gelinceye kadar sadece doğayla ilişki kurup, onu sevmelerinin yeterli olacağını belirtiyor.
    Sürdürülebilir Yaşam Film Festivaline bir gün kala süresini biraz da geciktirdiğim kitapları kütüphaneye iade ettim, yerine beş yeni kitap aldım, biri de Mavibulut etiketiyle çıkan Artık Kendim Yetiştirebilirim kitabı. Algıda seçicilik. 
    Kitabın kahramanının adı yok. Küçük bir erkek çocuğu, ah bu "ben dili" ile anlatılan isimsiz kahraman hikâyeleri, bilmiyorlar tabi Deniz'in ne kadar çok kahramanın ismini merak ettiğini. Hikâyenin adsız kahramanı renkli güzel resimler eşliğinde toprağa tohum, fide ekiyor, can suyunu veriyor, ayrık otları temizliyor, domatesler ağırlaşınca dedesinin yardımıyla sırıkla destekliyor, kendi yetiştirdikleri sebzeleri yiyor, bal kabağı koltuğunda oturuyor. En büyük hayali de bir gün ay çiçekleri kadar uzamak. 
    Artık Kendim Yapabilirim dizisinden bir kitap. Ayrıca yaş etiketi görmedim. Her sayfanın altında yer alan büyük puntolu tek cümle kolayca ezberlenecek ve akılda kalacak cinsten. Deniz özellikle okula başladığından beri harflerle seslerin bağını çözme konusunda çok hevesli. Sık sık eline anlatısı kısa kitapları alıyor ve bana kitap okumak istiyor. Anlattığı hikâye açısından değil ama değindiği konu, kısalığı ve  yalancı okumaya izin vermesi sebebiyle (elinize geçerse) birlikte okuyabilirsiniz.

    Resimler Georgie Birkett
    Mavibulut Yayıncılık 
    Kendim Yapabilirim Dizisi

    27 Ağustos 2014 Çarşamba

    KEMANCI AYI MASALI


    Bikipak 40. haftasında!
    Blogla beraber Deniz'in kitap sayısı da arttı hiç kuşkusuz. Deniz'in arşivine katmak istediğim kitapları alıyorum ancak yine de evimizdeki mütevazi çocuk kütüphanesi nicelik olarak yetersiz kalıyor. Bu yüzden okunacak yeni kitaplar bulmak için sık sık kütüphaneye gidiyoruz. Böylece hep aynı kitapları okumamış oluyoruz. Yeni yazarlar, yayınevleri keşfediyoruz. Ve en önemlisi Deniz için akşamları kitap seçme işi, asla eğlenceli olmaktan çıkmıyor! Okuduğu onlarca kitabı kapağından tanıması, isimlerini doğru söylemesi, kitap okumak işinden onun da benim kadar zevk aldığını gösteriyor. Mutlu oluyorum. Benim güzel projem tıkır tıkır yürüyor. Tabi her anne benim kadar şanslı değil. Örneğin Kemancı Ayı Masalı'ndaki anne. Sen tut, oğluna keman al, özel öğretmen tut, kendi tombul kısa parmaklarınla çıkartamadığın güzel sesleri çıkartabilsin, buna rağmen keman çalmayı sevmesin, gözlerinde bir damla yaş, itiraz etsin, hatta daha da ileri gitsin, kemanı ve yayı gizlice bahçeye atsın. Neyse canım bizim hikâyemiz, anneler ve proje çocukları hakkında değil ama hikâyenin çıkış noktasını oluşturan bu göndermeyi sevdim. Çocukların ayrı bir birey olduğunu, bizim eksik bıraktıklarımızı tamamlamak gibi bir gayeleri olmadığını aklımızdan bir an olsun çıkarmadan devam edelim masalımızı paylaşmaya.
    Bingo, bir ayı. Ormanda yaşıyor.  Günün birinde duyduğu keman sesinden çok etkileniyor. Dokunaklı melodi ona çocukluğunu hatırlatıyor, annesini, babasını... Giderek daha çok meraklanıyor. Bu güzel sesi kim çıkarıyor? Nereden geliyor? Sesi takip edip evin yakınından dinlediği bir gün şans yüzüne gülüyor ve bizim proje oğlan kemanı ve yayı bahçeye atıyor. Bingo, hemen kapıyor yayı ve kemanı. Ama onun acemi ellerinde o güzel ses oluyor koca bir cızırtı! Komşuları kovalıyor, diyorlar "Bir pazar günümüz var hadi yürü bayır aşağı!" Bingo asla pes atmiyor. Kemanını çalacak sessiz bir köşe arıyor. Başına gelmedik kalmıyor. Her kapıdan kovuluyor. Sonunda bir su altı mağarası buluyor. Yaz bitiyor, sonbahar geçiyor, Bingo asla vazgeçmiyor. Kış uykusuna bile yenik düşmüyor. Ve sabrın sonu selamet, sabrın sonu başarı. Yaz gelip de tüm hayvanlar uyandığında şaşkınlıkla ormanı dolduran nefis keman sesini dinliyor. Biz kitabı çoook sevdik. Uzun ama eğlenceli, mutlu, umutlu  bir hikâye. Dili kafiyeli. Sesli okunması da bir o kadar eğlenceli. Üstelik sabırsız ve mükemmeliyetçi miniklere başarmak için çok çalışmanın ve tekrar etmenin gerekliliğini gösteriyor.
     
    Yazan ve resimleyen Fatih Erdoğan
    Mavibulut Yayınları
    Okul öncesi

    22 Ağustos 2014 Cuma

    MEMO VE AY

    Derin bir iç çekti. Hafifçe dudaklarını büzdü. “Bu kipakların hepsini okudum. Şimdi ne okıycam ben?” Kütüphaneye gittim. Ve evdeki minik kitap kurdunu eğlendirecek iki şahane kitap buldum. Biri şimdiden ikimizin de favorisi oldu. Her gece okuyoruz. Memo ve Ay, Alice Briere-Haquet'in yazdığı, Celia Chauffrey'in resimlediği hikâyeyi Sumru Ağıryürüyen türkçeleştirmiş. Yıldırım Türker'in türkçeleştirdiği Julia Donaldson hikâyeleri gibi eğlenceli, şiirli, şekerli bir dil. Tekrarlayan bölümleri çocukların hoşuna gidecek cinsten. (Okuduğum bunca güzel çocuk kitabından sonra sanırım başarılı çocuk kitaplarının ortak noktalarını yazabilirim. Buraya değil tabii. Diğer bloguma ayrı bir başlık altında. Takip etmek için bir tık.)
    www.kurmacabiyografiler.blogspot.com
    Dili çok beğenince Sumru Ağıryürüyen kimdir diye arama motoruna baktım. Müzisyen ve şarkı sözü yazarı olması beni şaşırtmadı. Kızımın vesilesiyle yeni bir müzisyen tanımış oldum. Siz de tanışmak isterseniz bir tık.)
    https://www.youtube.com/watch?v=vqtJ8gSkmLQ&list=PL3B7C5D46B58D0BA6
    Keyifli müzik molanız bittiyse, devam edebiliriz. Deniz ile evde otururken, oynarken aynı boyda kalmaya, göz kontağı kurmaya çalışıyorum. Sürekli onun boyuna indiğim için de aramızdaki boyut farkını unutuyorum. Ta ki dışarı çıkana kadar. Ona gösterdiğim şeyleri göremediğini söylediğinde (anne sesini duyuyorum ama göremiyorum örneğinde olduğu gibi) yere çömeliyorum ve dünyaya Deniz'in seviyesinden bakıyorum. O zaman bana anlamsız gelen korkularını anlayabiliyorum. Bu boyut farkından uzun uzun bahsetmemin sebebi, Memo'nun Deniz yaşlarında ufacık tefecik bir çocuk olması. Bu küçücük, kısacık Memo'nun çok sevdiği bir de annesi var.
    Bu ufacık tefecik oğlancığın tüm isteği
    bir hediye ile mutlu etmekti annesini.
    Ama öyle bir hediye ki,
    tam annesine layık:
    Onun yüreği gibi kocaman,
    şefkatli kucağı gibi sıcacık,
    pırıl pırıl gülümseyişi gibi aydınlık.
    En uygun hediye
    geceleri yıldızlı gökyüzünde!
    Değil mi ki, herkesin annesi bir tane,
    gökteki Ay tam ona göre bir hediye!
    İyi de Memo küçücük hâliyle aya nasıl uzansın? En iyisi babasından yardım alsın. Teşekkür olarak da aydan bir parça da babaya ayırsın. Baba, kuzenler, komşular, hiç tanımadığı insanlar... Iıı hâlâ ay çok uzakta. Hem bu kadar insana aydan bir parça verirse ne kalır ki annesine? Morali bozulan Memo, uzun bir yolculuğa çıkar. Yürür, yürür. Her yolculuk, yola çıkanı değiştirmez mi? Memo da değişir, az biraz da uzamış mıdır, nedir? Dünyanın etrafında bir koca turdan sonra Memo, herkesin yardımıyla aya tırmanır. Ay kocamandır. Vaat ettiği gibi herkese birer parça ay verdikten sonra bile annesine kocaman bir parça kalır. Birlikte üzerine tırmanırlar. Annesinin kucağında üzerine yatarlar.
    Memo ve Ay, bir anne ve çocuğa alınabilecek en güzel hediye bence. Çok, çook sevdim. İçimi ısıttı. Geceleri birlikte okuyun ve sımsıkı sarılıp uyuyun.
    Yazan Alice Briere-Haquet
    Resimleyen Celia Chauffrey
    Türkçeleştiren Sumru Ağıryürüyen
    Mavibulut Yayıncılık
    Okul öncesi